Mardin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mardin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2010 Çarşamba

MARDİN GÜNLERİMİZ

"Öyle yakındı ki
Dayanamıyordum ey
Ölsemdi

Sevgiyi özetliyordu yaşarken
Onu kapsamak üzre
Ölsemdi"
(F.H.D)

Mardin günleri güzeldi...
(Ağustos 1976)

Zamanım ordu evinde geçiyordu çoğu kez. Sabahları eşim bölüğünün başına gidiyordu. Ben biraz daha uyuyordum. Uyanınca, telefonla, kahvaltımı kaldığımız odaya istiyordum. Güzel bir kahvaltıydı. Yalnız domates bir dilim geliyordu, ben daha çok olsun istiyordum. Domates en önemli yiyecek olmuştu kahvaltımda, nedense?

Bol bol kitap okuyordum...

Öğlen yemeği için aşağıdaki yemek salonuna iniyordum. Yemeğim biter bitmez, asker garson hemen kahvemi getiriyordu. Komutanım sizi arıyor diyordu, biraz sonra. Çiçeği burnunda eşimle telefonda konuşuyorduk. Sonra kuaförde saçıma fön çektiriyordum. Öğleden sonra subay hanımları ordu evine geliyordu o zamanlar. Konken oynuyorlardı birlikte.

Ben oyun bilmediğim için onları izlemekle yetiniyordum. Sonra sonra, hadi sen de oyna, dediler. Anlamadan seyretmek sıkıcı da geldiğinden, peki, dedim, ama değil oyunu, kartları bile tanımıyordum. Sora sora oynuyorum. Yanımdakine gösteriyorum kağıtları, bunlar bunlar yan yana gelecek diyor, çabalıyorum, olmuyor. Her seferinde kaybedenlerin arasındayım.Arada bir kez tesadüfen yenersem kızıp söylenenler oluyor. "Sora sora yendi, ama!" Sora sora yenilmek hiç sorun olmadı oysa ki...
Oyun öyle böyle değil, eğlencesine oynanmıyor, ciddi ciddi paralar konuyor ortaya! Hırslanıyorum içten içe...

Yeni evlenmişiz, eşyaların borcunu ödüyoruz. Aldığımız paranın büyük kısmı taksitlere gidiyor. Uyurken gözümü kapatıyorum "jokerler" uçuşuyor beynimde! Baktım olacak gibi değil, başladık çalışmaya. Kocam, hocalık yaptı bana. Tek tek kağıtları tanıttı. Bu papaz, bu vale... diye diye..

Yaz tatilindeyiz, günler uzun, hava sıcak mı sıcak, işim yok gücüm yok, Mardin'de tanıdığım da yok... Laf aramızda, konkeni sevdim mi ne? Her gün oynuyoruz. Çoğu kez yeniliyorum yine, ama arada yenmeye de başladım. Sinirleniyorlar, bir şey diyemiyorlardı artık.

Ordu evinde bazı geceler eğlence düzenleniyordu, onlara katılıyorduk. Önce paşayla eşi, sonra bizler dansa kalkıyorduk. Emir komuta zinciri hissediliyordu. Ama biz çok eğleniyorduk...

En çok hafta sonlarını seviyordum. Eşim sivil elbiselerini giyiyordu, birlikte geziyorduk.

Mardin çarşısı çok ilginçti benim için. Kaçak olan ne varsa orada açık açık tezgahlarda satılıyordu. Satmak serbest, almak serbest; ancak Mardin'den başka bir yere götürmeye kalkarsanız yakalanma riski var. Ve siz kaçakçı olarak yargılanabilirdiniz. Anımsayanlar vardır belki, Lale Oraloğlu bu nedenle yargılanmıştı o zamanlar...Yurda kaçak sokulan her şey bugün serbest. Bu durum iyi mi oldu? Tartışılır. Ama keşke yine yasak olsaydı da ülkemizdeki üreticiler kazansaydı. Yanlış olan Mardin'de kaçak malların satılmasıydı. Bu ne perhis, bu ne lahana dedikleri cinsten dorumdu anlayacağız.

Bir hafta sonu da Çaça barajına gitmeye karar verdik. Mardin ağustos sıcağında cayır cayır yanıyordu. Eşimin yüzbaşı rütbesindeki bir arkadaşının arabasıyla yola çıktık. Birkaç aylık bebekleri vardı onların. Bayanlar arkada, baylar önde yola çıktık. Anımsadığım dar ve bozuk yollardan yavaş yavaş gidiyorduk. Güneş tepemizdeydi. Çocuğa güneş gelmesin diye arka yan pencereye çarşaf asılmıştı. Çocuk etkilenmesin diye hiçbir camı açmıyorlardı ve arabanın kliması da yoktu. Çok kızmıştım, annenin ruh halini hiç hesaba katamamıştım, şimdi anlayabiliyorum endişelerini. Ancak yine de yanlış yapmışız. Bebek kimbilir nasıl bunalmıştır o sıcakta. Ama ben bebeği değil, kendimi düşünmüştüm bencil bencil... Cahillik mi desem?

Mardin günlerim tek düze, ama çok güzel izler bıraktı bende. Ve tatil bitti, dönüş yolculuğu başladı. Eşimin bir arkadaşının arabasıyla Diyarbakır'a, oradan da otobüsle Elazığ'a gidecektik. Diyarbakır yolunda, arabada midem bulandı, arabadan inmek zorunda kaldım. Deneyimli arkadaş: "Yoksa?" sorusunu sormasaydı hamile olabileceğim aklıma bile gelmeyecekti...

22 Ekim 2010 Cuma

BALAYI GÜNLERİ



Sonunda muradımıza erdik. Düğünümüzü yapmıştık...
Birkaç gün evimizin tadını çıkardıktan sonra Elazığ'ın Sivrice İlçesindeki Hazar gölüne gittik. Askeri kampta üç gün baş başa tatil yaptık.

Ve Mardin'e geldik üç günün sonunda. O gün, hala gözümün önünde capcanlı duruyor. Kırılmıştım sevdiceğime ilk kez...

Akşamdı. Yorulmuştuk. Şaşkındım. Yeni duruma alışmaya çalışıyordum. Tedirgindim. Ve ikimiz de çok acıkmıştık...

Mardin orduevinde ilk yemeğimizi yiyecektik birlikte... Gölcük'tekilerle ilgili hiçbir iz kalmamış aklımda, nedendir bilmem. Ama Mardin'deki ilk yemek hiç aklımdan çıkmamış.

Aradan bunca yıl geçtiğine göre sanırım değişmiştir Mardin.
O zaman teras gibi bir yerdeydi orduevinin yemek masaları. Yüksekçe bir yer... Zaten orduevi de oldukça yüksek bir tepenin üstündeydi. Mardin'e tepeden bakıyorduk. Belki de bana öyle gelmiştir ne bileyim?

22 Yaşımdaydım...

Lütfen bugünle kıyaslamayın, biz o zamanlar gerçekten çok safmışız. Her konuda hem de... Çocuklarım yıllar sonra mektupları ele geçirip bir ikisini de okuyunca kıkır kıkır gülmeye başlamışlardı da oradan biliyorum. "Ayyy anne! Siz de çok safmışsınız, çok da romantik!" demişlerdi şımarık şımarık...

Şimdi onlara hak vermiyor değilim. Hayatı kitaplardan öğreniyorduk. Bir de Türk filmlerinden... Filmlerden iki gözü iki çeşme, ama mutlu çıkıyorduk. Çünkü her zaman iyiler çok acı çekiyordu, hırpalanıyordu; ama filmin sonunda kötüler cezasını buluyordu. İyiler sevdiğiyle evleniyor bize de mutlu mutlu el sallıyordu... Kitaplar, en çok da ne bulursak okuduğumuz kitaplar bizi kurtarmıştı. İyi ki onlarla buluşmuşuz. Biz teknolojiden yoksun büyüdük. Ama kitaplar hep vardı hayatımızda... Bugünkü dünya düzenine uyum sağlayamamız belki de ondardır. ( Akranlarımızın bir çoğu hala bilgisayarın düğmesine basmaktan korkuyor biliyor musunuz?) Kısacası biz iyiler kazansın, kötüler cezasını bulsun; hak yerini bulsun anlayışıyla büyümüştük...
Düşünüyorum da cinsellik konusunda da oldukça cahilmişiz. Eminim köyde yaşayan eğitimsiz kızlar bile bizden çok şey biliyordu o zamanlar. İnsanlarla iç içe yaşamanın getirdiği bir avantaj mıydı onlar için, belki de değildi. Ama biliyorlardı işte... Erken uyanıyorlardı. Sanırım şimdi de öyledir. Ancak bu onların fazla işine yaramıyordu. Kırsal kesimlerde kadına bakış çoğunlukla olumlu değildi. Erkekler yanlış eğitiliyordu.Hoş şehirlerde de durum üç aşağı beş yukarı aynıydı.. Bizim gibi küçük şehirde yaşayan okumuş kızlar platonik aşkların etkisindeydik... Belki de bu bizim şansımızdı. Düşünüyorum da günümüzde durum çok farklı. Gençler cinsellik konusunda çok şey görüp çok şey öğreniyor, ama bunların kaçı bilimsel nitelikte, tartışılır. Sanırım çoğunlukla abartılmış ve yanlış izlenimler veren kaba bir cinsellik ulaşabildikleri. Sevgisiz cinsellik... Sevgisiz cinsellik de kabul edersiniz ki kişilere mutluluk vermiyor. Sevgiyi yeniden hayatımıza sokmalıyız. Onsuz olmaz, olmuyor. Siz de biliyorsunuz.

Neyse nerede kalmıştık? Haa unutamadığım ilk yemekte değil mi?

Tüm masalar doluydu. Biz de bir masa bulup oturmuş,bekliyorduk. Biraz sonra asker garson geldi ve sert bir topuk selamı verdi, ben olduğum yerde irkildim.
"Emredin komutanım!" dedi.
Biricik aşkım askere:
" Ben şunu şunu istiyorum!" dedi. Tam anımsamıyorum ama köfte ya da karışık ızgara gibi bir şey söylemişti. Ve ben kalakalmıştım!
Asker garsonumuz bana dönerek "Siz..." le başlayan birşeyler diyordu, ama ben onu duymuyordum bile. Kendimi zor tutuyordum, gözyaşım boşandı boşanacak! Kendimi zorlayarak "Aynısından..." diyebildim.
Yemeklerimiz geldi. O, bana gülümsedi ve yemeğini yemeğe başladı. Benim iştahım kaçmıştı. Lokmalar boğazıma diziliyor, zorla yutmaya çalıştıkça da geçtiği yerleri acıtıyordu...

Bana sormadan sadece kendi yemeğini ısmarlamıştı!

Sonradan konuştuk bu olayı... Aslında genç eşim de benim gibi şaşkındı. Her gün yemeğini yediği bir yere bu kez yeni evlendiği eşini getirmişti. Tüm asker ve komutanların bakışları altında eşiyle ilk yemeğini yiyecek olmanın heyecanı içindeydi! Benim gözüm ondan başkasını görmüyordu ki...

Son olarak o yılki yaz tatilimi Mardin orduevinin misafirhanesinde geçirdim. Hayatımın en güzel günleriydi... Ama o ilk yemeği hala unutamadım...

4 Ekim 2010 Pazartesi

YÜZ YİRMİ YEDİNCİ MEKTUP



13 Temmuz 1976
Mardin


Canım Sevgilim,

Hem S....... 'i bekliyorum, hem de bu mektubu yazıyorum. Nasılsın, umarım iyisindir. Ben ise hiç iyi değilim, moralim oldukça bozuk. Tek düşüncem, derdim sensin. Moral bozukluğuma, saatin on bire gelmesi ve S...... 'in de hala ortalıkta görünmemesi neden oldu.

Fotoğraf çektirdim, hemen gönderiyorum, umarım herhangi bir aksilik çıkmaz. Ve bu işler de bu şekilde hallolmuş olur. Seni çok seviyorum. Bazen insanların durumları demek ki çevresini de etkiliyormuş, özür dilerim. Seni çok üzdüğümün farkındayım. Ama bu böyle sürecek değildir.

Dün lacivert bir takım elbiselik aldım. Ve dün akşam terziye verdim. Herhalde güzel bir elbise diker. Ve beraberliğimizin başlangıcı olur. Seni çok seviyorum. Böyle ufak tefek şeylere üzülmeni istemem, hiç istemem...

Ağlanacak zaman beraber ağlayacağız, gülecek zaman beraber güleceğiz. Ve gezecek zaman da beraber gezeceğiz. Tabi bu arada birtakım hatalarımız, istesek de istemesek de olacak; fakat her türlü güçlüğe beraberce göğüs gereceğiz, germeliyiz. Çünkü bizim beraberliğimiz yalan dolan, riya vs üzerine değil, aşk sevgi üzerine kuruluyor, kurulacak. Bu hep böyle devam etmeli ve devam edecek. Sen benim her şeyimsin. Sensiz hayat düşünmek imkansız. Hatta çok saçma bir şey.

Hattı sathında bunları yazmanın bir anlamı yok, ama bir kere daha bilmeni istiyorum ki sen benim aşkımsın, sevgilimsin, canımsın, hayatımsın. Ve se benim hayat ortağımsın, ve yakında da eşim olacaksın.

"Seni sevdim her şeyinle, senden asla ayrılamam." demiş bir zamanlar şarkıcı. Ben de öyle... Seni seviyorum, hem de çok çok seviyorum inan hayatım. Artık sen bensiz, ben sensiz olamayız. Çünkü alınyazım, kaderimsin. Ahh sevgilim, bilsen aradan iki gün geçmesine rağmen seni ne çok özledim. Sensiz geçen günlerim bana hicran veriyor, üzüntü veriyor, hüzün veriyor. Beni ayakta tutan aşkımız, aşkın, sevgimiz hayatım.

Bazen seni o kadar görmeyi arzu ediyorum ki... Gerçi her zaman görmeyi arzu ediyorum, ama bazen bu isteğim fazlalaşıyor. Hani hatırlıyor musun, bir filme gitmiştik? Orhan Gencebay'ındı. Onun müziğini duyduğumda adeta çıldırıyorum...

Şimdi bir şarkı sesi geliyor kulağıma: "Madem küstün dargındın, neden geldin ağladın? Rıhtımda buynu bükük bana mendil salladın?" Ahh sevgilim, sensiz olmak çok kötü bir şey...

Saat dokuzda Diyarbakır'daydım, dokuz otuzda taksiye bindim; on biri yirmi geçe Mardin'e indim. Yolda inzibat arkadaşa rastladım. Ve on ikide orduevine vardım. Beni bir mektup bekliyordu Savaş E.....'dan.

Önce bana bol bol sitem etmiş Mardin'i çektiğim için. Yazmış duldurmuş mektubu. Sonunda da ne demiş biliyor musun? "Ben de Urfa'yı çektim!" .
İşte böyle.

Satırlarımı sonlarken öperim sevgilim. Seni seviyorum.

A......

30 Eylül 2010 Perşembe

YÜZ YİRMİ BEŞİNCİ MEKTUP



12 Haziran 1976
Elazığ
saat:21.00


Canım Sevgilim,

Mektubunu bir iki saat önce aldım. Telefonda söylemiştim, bugün Gölcük'e(Hazar gölü) gideceğimizi... İnan sırf mektubunun gelme ihtimali olduğu için az daha gitmekten vazgeçecektim. Fakat daha önceden gideceğime dair söz vermiştim, gitmezsem ayıp olur diye gittim. Ama aklım evdeydi, senden gelecek mektuptaydı, anlayacağın tümüyle sendeydi...

Nerede olursan ol seninleyim ben artık.

Saat 19.oo'da döndük, ilk işim evi aramak oldu. Masanın üstünde zarfı görünce nasıl sevindim tahmin edersin.

Ara vermek zorundayım, tekrar buluşmak üzere hoşçakal canım...

.........

Hemen yazarım düşüncesiyle bırakmıştım, fakat ancak sabah elime alabildim kalemi. Şu anda herkes uyuyor...

Ahh A.....'im bir bilsen şu anda bütün vücudum kırılıyor. Kollarım, omuzlarım, ayaklarım ağrıyor feci halde. Hareketsizliğe iyice alışmıştım, gölde birazcık hareket beni iyice yordu, hamlamışım demek ki... İnan yürümekte güçlük çekiyorum. Bir de yüzümü görsen herhalde gülmekten ölürsün.

Kıpkırmızı havuç gibi bir burun, tunç gibi iki yanak; saçların altındaki kısımlar ise bembeyaz... Bol bol top oynadık güneşin altında!

Canım sevgilim, mektubun beni çok sevindirdi, yalnız üzüldüm de biraz. İnan hayatım senin rüyada bile olsa, üzülmene dayanamıyorum. Neden benimle ilgili böyle kötü rüyalar görüyorsun? Daha önce de görmüştün aynı türde bir rüya... Zihnini meşgul eden bir şey mi var? Her ne olursa olsun anlat bana.

Sana şunu kesinlikle söyleyebilirim: Gerek bu güne kadar, gerekse bundan sonra seni üzecek, utandıracak hiçbir davranışım olmadı, olmayacak da... Bunu biliyorsun sanırım. Bana güveniyorsun, güvenmelisin. Tıpkı benim sana güvendiğim gibi. Şayet sana güvenmeseydim seni bu denli çok sevmezdim, sevemezdim...

Bitanem, ben fena bir hareketimin olmadığını söyledim biraz önce; ancak belki de elimde olmadan, farkına varmadan seni üzdüm, düşündürdüm. Böyle bir şey varsa yaz, bir daha yapmam. Bilerek asla olmaz, belki bilmeden yapmışımdır. Bizim birbirimizden saklı gizli bir şeyimiz olamaz, olmamalı. Çünkü bir yuva kuracağız birlikte.

Bu yuvanın bir ömür boyu devam etmesi için temellerinin sağlam atılması gerekir. Bu temel atmada en önemli madde ise karşılıklı sevgidir, güvendir, anlayıştır. Biz birbirimizi seviyoruz, hem de çok... Güveniyoruz, anlıyoruz, anlamaya çalışıyoruz değil mi?

Evlenmek için sabırsızlanıyoruz, beraberliğimizin bir an önce başlaması için çabalıyoruz, sabırsızlıkla hemen olsun istiyoruz. Birlikte olmayı candan istiyoruz. Yuvamızın mutlu, huzurlu olmaması için hiçbir neden yok. Geleceğe güvenle, sevgiyle bakabiliyorum, her şeyin iyi olacağına tüm kalbimle inanıyorum. Çünkü ÇOK SEVİYORUM A.....'İMİ ...

Canım, koşmaktan dizlerinde derman kalmadığını yazmışsın. Tevfik Fikret'in bir şiiri var, orada:

".......
O senindir, mükedder olma sakın.
Koşan elbet varır, düşen kalkar;
Kara taştan su damla damla akar;
Birikir, sonra bir gümüş göl olur;
Arayan hakkı en sonunda bulur."

Evet sevgilim, şairin de dediği gibi koşan, ulaşmak istediği hedefe elbette varır. Mutlaka varacaktır, çünkü canıgönülden ulaşmayı dilemektir. Arayan kişi doğruluğu, mutluluğu, hakkı en sonunda bulur.

Biz de birlikte koşuyoruz, hedefimiz birlikte yaşamak... Yaklaştık canım, biraz daha dayan; şurada ne kaldı? Yeter ki koşmaktan vazgeçmeyelim. Zira vazgeçtiğimiz anda, yılgınlık gösterdiğimiz anda her şeyi kaybederiz; mücadele edersek kazanırız. Tabi bu arada birtakım güçlükler olacak. Onlara da, ulaşacağımız mutluluk için, dayanacağız, katlanacağız. Değmez mi sevgilim, bütün güçlüklere göğüs germeye değmez mi canım?

Düşün, hep beraber, birarada olacağız. Birlikte gülüp, birlikte üzüleceğiz. Ayrılık olmayacak düşüncelerimizde. Kalplerimiz, düşüncelerimiz hep aynı olacak. Seveceğiz, ölesiye seveceğiz birbirimizi. Hiç bıkmayacağız değil mi hayatım?

Yarın telefon yazdırmayı düşünüyorum, fakat radyoda Diyarbakır-Mardin hatlarının bozuk olduğunu söylediler,belki de çıkmaz; ama olsun deneyeceğim...

Cuma günü sesini telefonda duyduğum an, az daha kalbim duracaktı. Çağırdılar, inan öğrencilerim çok olaganüstü bir şey olduğunu hissettiler. Bir anda yüzüm değişti, hemen koştum. Senin sesini duymak, senin haberini almak, telefonun diğer ucunda senin olduğunu hissetmek mutlulukların en büyüğü benim için. Seni seviyorum, çok çok seviyorum. Sen benim her şeyimsin. Sen bensiz, ben sensiz olamayız artık...

Biliyor musun askerim, canım, düşündükçe temmuzda evlenme işi iyice makul geliyor bana. Çünkü bizim okul tatil. Yaz olduğu için birarada olmamıza hiçbir engel yok. Üç ayı böylece geçiririz. Sanıyorum üç ay sonra senin Mardin'de altı ayın dolmuş olur. Böylece yaptırabilirsek tayinini yaptırırız, olmazsa raporla vs geçiştiririz. Birlikte olduktan sonra her güçlüğü yeneriz.

Baksana A.....'im , şu anda aklıma geldi. Ben de bu gece bir rüya gördüm, yalnız benimki güzel bir rüyaydı:

Seninleydik. Birlikte Samsun'a gitmiştik. El ele, kol kola geziyorduk daha önce
gezdiğimiz yerlerde. Tabi o zamanki gibi resmi resmi değil, o zaman arkadaştık, şimdi nişanlı... Arada fark var. Sen balayına Samsun'a gidelim diyordun, ben de İstanbul'a gitmeyi teklif ediyordum. Vallahi hatırlayınca gülesim geldi. Herhalde akşam yatarken mektubunu okudum, onun etkisinden olacak...

Sahi bir rüya daha gördüm. Güya babam koltukta oturuyor, sehpada da sigarası duruyor. İçinden iki tane sigara alıyorum, bakıyorum uzun maltepe...

Canım istersen rüyamı da tabir edeyim:

Rüyada sigara almak, içmek yola gitmektir. Vallahi bizim iş olacak, öyle sanıyorum. Çünkü babamın sigarasından iki tane aldım. İkimiz birlikte hem de uzun bir yola gideceğiz. Babam izin verecek...

Bakıyorum gülüyorsun.

Gül, gözlerinle gül,
Dudaklarınla gül,
Nerenle gülersen gül,
İçten olsun yeter ki...
Sen güldükçe gül pembe yağacak ağaçlarıma.
Sen güldükçe güleceğim ben de...

"Tanrım bu hasret bir bitse..." diye bir şarkı çalıyor radyoda. Çok hoşuma gitti. İlk fırsatta plağını almaya karar verdim. Sanki bizim duygularımızı tümüyle dile getiriyor Erol Evgin.

Sevgilim, geçen hafta bu zaman kahvaltı yapıyorduk. Meğer bir hafta olmuş, oysa bana bir sene olmuş gibi geliyor.

Pazar bu gün... Hep seni düşünerek geçireceğim. Bu sayfanın da sonuna geldim, artık bitireyim. Bitirirken de her şeyin istediğimiz gibi olmasını dilerim. Öpüyorum seni...

Annem henüz gelmedi.

Not: Fotoğraf için teşekkürler. Çok hoşuma gitti. Dediğin gibi yaptım, babama göstermedim. Sevgiler

26 Eylül 2010 Pazar

YÜZ YİRMİ DÖRDÜNCÜ MEKTUP



7 Haziran 1976
Elazığ
saat: 23.35


Canım Sevgilim,

Bu saatte de mektup yazılır mı diyeceksin belki, ama sen de biliyorsun ki seven insan için zaman kavramı diye bir şey olamaz, olmamalıdır değil mi hayatım?

Çok sıkıldım, seninle dertleşmek ihtiyacı ile dopdoluyum. Sevgimiz, aşkımız güç veriyor yalnızca bana...

Birkaç saat önce Zonguldak'a, annenlere de mektup yazdım, hatırlarını sordum. Yarın da Ankara'ya anneme mektup yazacağım. Mektubu bugün geldi. Üzgünüm A......'im, teyzem tahminimizden, kardeşimin yazdığından, daha fazla hastaymış, hastanede yatıyormuş. Annem de bir hafta kadar yanında kalmış. Bizim işle eniştem uğraşmış, soruşturmuşlar, aynı yerde altı ay kalması gerekiyor demişler.

Yalnız annem, mektupta, teyzemlerin düşüncelerini yazmış. Onlara göre, altı ay sonra evlenmeliymişiz! Şimdi evlenirsek ben perişan olurmuşum vs... Tabi ben pek aldırmadım. Zira biliyorum ki geçen zaman aleyhemize işliyor.

Temmuz'da evlenme düşüncesini atamıyorum kafamdan. Adeta sabit fikir haline geldi. Artık işi tesadüfe bırakmayalım diyorum. Artık işi tesadüfe bırakmayalım istiyorum. Evlenelim, ondan sonraki olaylara birlikte çözüm buluruz.

Dün ayrıldık birbirimizden, oysa yıllar geçmişçesine özledim seni. Meğer ne çok seviyormuşum, her geçen gün bu sevgi kuvvetleniyor; bizi birbirimize iyice bağlıyor.

Dünkü olaylar bir film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden... Bu da gözlerimin ıslanmasına neden oluyor. Arabayla gezişimiz, seni otobüse götürüşümüz, sonra da... İnsafsızca seni benden uzaklaştıran otobüsün arkasından çaresizce bakışım; el sallayışım, garajlardan çıkarken senin otobüsün arka penceresinden elini çıkarıp sallayışın...

Evet canım, bir kez daha ayrılışımız,aynı acı, aynı burukluğun kaplayışı içimizi! Dileğim bu ayrılıkların daha fazla sürmemesi...

Sen ne alemdesin? Belki de şu anda mektup yazıyorsundur; belki de yazmışsındır. Belki de uyuyorsundur ya da aynı düşüncelerle uykun kaçmıştır. Belki de beni düşünüyorsundur...
Telefon olsaydı evden arardım seni, yarın okuldan aramaya kararlıyım, tabi çıkarsa...

Valizden mektup çıkınca ne yaptın? Otobüste mi yoksa Mardin'de mi fark ettin? O andaki halini görmeyi çok isterdim. Ama tahmin edebiliyorum. Aceleyle zarfı açışını, bir solukta mektubu okuyuşunu canlandırabiliyorum zihnimde... Gülümsüyorum.

Son sayfaya geldim çabucak. Yarın erken kalkacağım, gece yarısını geçiyor zaman, bitireyim en iyisi. En kısa zamanda haber bekliyorum senden.

Zaten karşılaştığımız andan itibaren hep bekledik değil mi sevgilim. Çabuk gel olur mu canım? Seni seviyorum, hep özlüyorum, sen benim canımsın. Bir insan canı yanında olmadan ne dereceye kadar yaşayabilir ki? Sen de bilirsin bunu...

Sonlarken birlikte hep mutlu, güzel günlerimizin olmasını diliyorum bütün kalbimle...

N......'in.

26 Haziran 2010 Cumartesi

YÜZ YİRMİ ÜÇÜNCÜ MEKTUP



7 Haziran 1976
Mardin


Canım Sevgilim,

Sana, senden bir hayli uzaktan ve kendimi sana çok yakın hissederek bu satırlarımı karalıyorum.
Bugün benim için bir başka gün. Fakat günümün iyi başladığını söyleyemem. Bütün gece seninle beraberdim rüyamda, ancak kötü bir rüyaydı, bir rüya bu kadar kötü olabilirdi benim için. Kısa bir an etkisinden kurtulamadım. Taki el çantamı açıp içindeki mektubu buluncaya dek...

Evet sevgilim, benim için sürpriz teşkil etti bu mektubun. Hele başına, gönderen kısmına ........... yazmışsın ya, hiçbir şey beni bu derece mutlu edemezdi inan sevgilim. O an her şeyi unuttum. Rüyayı falan da...

Çünkü düşüncelerimde hep sen vardın sen.
Sanki bütün her şey birbiri üstüne geliyor. Dün Diyarbakır'da Akademiden sınıf arkadaşımı gördüm, çok sevindim.

Evet sevgilim, artık dayanacak halim, takatım kalmadı. İnan, dün seni arabanın yanında görmek beni perişan etti. Neredeyse ağlayacaktım, sana koşacaktım. Seni kollarımın arasına alıp sevdiğimi, çok sevdiğimi, senden bir an olsa bile ayrılmak istemediğimi söyleyecektim. Ama heyhat! Bunların hepsi boğazımda sanki takılı kaldı. Ve sadece seni sevdiğimi kendi kendime mırıldanabildim.

Evet sevgilim, koşmaktan dizlerimde derman kalmadı. Koşuyorum, koşuyorum tam hedefe ulaştığımı zannettiğim bir an, bir bakıyorum, hedef çok uzaklarda...
Artık dayanacak hal kalmadı, mecal de kalmadı. Senin yanından her ayrılışım bana sanki cehennem azabı gibi geliyor. Niye böyle, niye böyle diye bazen kendi kendime isyan edesim gelmiyor değil, ama o zaman da kendimi daha çok harap ettiğimi geç de olsa anlıyorum, ama...

Halbuki sana kavuşmak için, seninle olmak için, daha metanetli, daha sakin ve daha sabırlı olmam gerektiğini biliyorum, ama olmuyor işte...

Dün öğlen yemekte beraberdik. Taa o vakitten bugün öğleye kadar hiçbir şey yemedim, sadece birkaç tane sigara içtim. Yiyemiyorum ki, iştahım yok yok! Ama senin yanında öyle değil işte... Bugün sana telefon etmeyi ne kadar istedim, bilemezsin. Ama bizim hatlar kopmuş, dün akşamki rüzgardan. Belki yarın sesini duyabilirim. Sevgilim sen benim her şeyimsin.

Bugün babamdan mektup geldi. Teferruatlı bilgi istiyor. Herhalde yarın ona da telefon edeceğim. Ve şimdi de mektup yazacağım. Benim aklım fikrim sensin, hep seni düşünüyorum, yuvamızı düşünüyorum. Velhasın o günler çok uzakta değil, ama bana çok uzakta imiş gibi görünüyor. Ama biz ikimiz, sen ve ben olduktan sonra bütün kötülüklerin üstesinden geleceğimize bütün kalbimle, benliğimle inanıyorum. Çünkü seviyorum, seviliyorum.

Sevgilim, yarın derhal senin o dediğin (pamuk-yün) işine bakacağım, soracağım, soruşturacağım.

Ne olurdu sanki sevenler ayrılmasa. Bu, işte bize sevenlere doğanın en büyük oyunu, canım bi tanem. Şimdi odada yalnızım, içimden bağırmak, haykırmak geliyor. Ve en sonunda da yüksek sesle hıçkıra hıçkıra ağlamak... Belki o zaman insan bir parça rahatlayabilir. Biz bu hallere düşecek insan mıydık? Evet sevgilim, bu hallere düşmemeliydik. Ve en azından şimdi beraber olmalıydık. Sen ve ben, biz ikimiz...

****

Evet sevgilim yirmi dört saat aradan sonra yine yazıyorum. Özür dilerim Sevgilim, mektubunu geciktirdim. Bunun sebebi sana birtakım haberler verebilmek içindi...
Bugün anneme telefon ettim. Anneciğimin sesimi duymak beni ne kadar mutlu etti bilemezsin. Tıpkı telefonun öbür ucunda senin sesini işittiğim zaman nasıl oldumsa, annemin sesini işitince öyle oldum hayatım.

Hani aşık ne demiş: "İki tane sevgilim var; biri anam, biri yarim. Ana deyip de geçilmez, o yar anadan seçilmez. İki tane sevdiğim var."

Anneme evlenmek istediğimizi söyledim, çok makul karşıladı. Ve bu durumu senin annenlere yazmalarını; 10-15 Temmuz için karar vermelerini istedim. Evi Elazığ'da tutacağımızı vs söyledim. Babam Ereğli'deymiş. İlk fırsatta herhalde yazarlar. Ve bu azap da biter böylece.

Öyle anlaşılıyor ki hayatım, annemle babamın bu ara başı bir hayli dertte. Çünkü herkese nasip olmaz, iki işi bir arada sürdürüyorlar. Şimdi kardeşim S.......'de evlenmek istiyormuş, onunla meşguller biraz.

Bakalım durum nasıl olacak hayatım? Valla bu iş beni ürkütüyor. Biz ikimiz 15 Temmuz'da evleneceğiz diye kendimizi hazırlıyoruz. Ama ya olmazsa, o zaman işte düşüncelerim noktalanıyor. Düşünemiyorum...

Satırlarımı sonlarken öperim sevgilim.

7 Nisan 2010 Çarşamba

YÜZ ON ÜÇÜNCÜ MEKTUP


12 NİSAN 1976
ELAZIĞ


Sevgili A........'im,

Saat şu anda 23.30. Bir günün yorgunluğu üzerimde, sana yazmaya, seninle dertleşmeye başlıyorum. Sırası mı bu saatte dersin belki, ama istersen sen şimdi dinlenebilirsin. Çünkü mektubu nasıl olsa gündüz okuyacaksın değil mi?

Cevabını geciktirdiğim için üzgünüm. Nedense bir türlü yazamadım.

Bizim okula derse gelen binbaşı bando komutanı var. Bu sıra sürekli onunla sohbet ediyorum. Sanırım hatırlarsın, onu görmüştün. Askerlik hakkında ondan çok şey öğrendim. Görüyorsun dersime iyi hazırlanıyorum.

Nasılsın hayatım? Ben hep bildiğin gibiyim. Günlük işlerle uğraşıp duruyorum. Geçen gün F.........lerin oradan geçiyordum, pencerede görünce içeri girdim. Bir hayli konuştuk. Bana karşı açık yürekle konuştu, birçok şey anlattı...
İnsan bazı olayların içinde yaşamayınca tam anlayamıyor, ama az çok bir fikir de edinebiliyor.

Oradan ayrıldıktan sonra bu konuda çokça düşündüm. İnan günlerce etkisinden kurtulamadım. Çok üzülüyorum durumlarına. Bence onların en büyük hatası ailelerinin etkisinde çok fazla kalmaları, ikisinin de... Gerçi aileleri, kopamazlar, kopmaları da gerekmez, ama evlendikten sonra, insan önce evini yuvasını düşünmeli değil mi? Burada sizin Bekir Hocaya hak vermemek elde değil. Böyle tatsız olayların olmaması için iki aileden de uzak olmak en iyisi. En azından ilk zamanlarda... Ne dersin?

F.........'nin, H...........'den bir şikayeti yok. İyi anlaştıklarını söylüyor. Annesigil Elazığ'da kalmalarını istiyormuş, o ise Elazığ ve Zonguldak'ın dışında bir yer olsun diyor. Galiba H.......... de Zonguldak diyormuş. Çocukları büyümüş. Çok tatlı bir şey, göreceksin. Her şeyden habersiz, gülücükler saçıyor yeryüzüne... Zavallı yavrucak. F.........., üniversiteye gitmek için giriş sınavlarına başvurmuş.

Hep onlardan söz ettim. Dedim ya elimde değil, çok etkilendim durumlarından. Moralim bozuldu, umarım en kısa sürede barışırlar.

Daha önceki mektubumda Mardin'e gelmek istediğimi yazmıştım, ama olmayacak bir istekti bu. Açacak oldum, üzerinde bile durmadılar. Önemli değil, sen görüyorsun ya yeterli bu benim için.

Biliyorsun, güveniyorum sana her konuda. Zaten birbirimize güvenmesek sevemeyiz. Sevgide en çok güvene değer veririm, karşılıklı tabii...

Televizyon sıramız geldi. On beş gündür seyrediyoruz. İyi hoş eğlendiriyor, ama hem çok yorucu hem de hiçbir iş yapamıyoruz. Yazılılar birikti, çocuklar sorup duruyor...

Seni de çok merak ediyorum. Nasılsın, günlerin nasıl geçiyor? Biliyor musun 23 Nisan'ı sabırsızlıkla bekliyorum.

Bugünlerde rüyamda hep seni görüyorum. Yalnız dün gece çok fena bir rüya gördüm. Bir sürü yılan üzerime saldırıyordu. Onları öldürmeye çalıştım bütün gece. Gündüz de sıkılıp durdum, herhalde rüyanın etkisinde kaldım.

Dün yani pazar günü, Elazığ'da deprem olmuş. Biz fark etmedik, ama pek çok kişi hissetmiş.

Hayatım galiba iyi bir mektup olmadı. Biraz sıkılıyorum, moralim bozuk, kusura bakma. Seni kendime çok yakın bulduğumdan içimden ne geçiyorsa yazıyorum.

Artık bitireyim en iyisi. Sabırsızlıkla cevabını bekliyorum. Her şey gönlünce, gönlümüzce olsun. Bütün kötülüklerden, mutsuzluklardan uzak, sevgi dolu bir yuva diliyorum ikimize, yürekten... Seni çok sevdiğimi hiç unutma olur mu canım.


N..........


13 Nisan:

Sabah zil sesiyle uyandım, kapıyı açınca bir de ne göreyim!.. N......... karşımda duruyordu. Çok çok sevindim. Okullar kapanınca gelmiş. 23 Nisan'a kadar burada. ..

Üzüldüğüm bir haber verdi. Eniştemin arkadaşı olan jandarma komutanının evine bomba atılmış. Ne yapmak istiyor bu insanlar anlayamıyorum!

Mektubumun cevabını hemen yaz, bekliyorum. Seni seviyorum.

6 Nisan 2010 Salı

YÜZ ON İKİNCİ MEKTUP


NİSAN BİR- 1976
MARDİN


Canım Sevgilim,

Mektubunu, senin özleminle yandığım bir akşam, yatağımın üzerine uzanmış bir vaziyette yazıyorum. İnan seni çok özledim. Bu nedenle hemen kağıda kaleme sarıldım.
Mektubun benim için sürpriz oldu, çünkü senden mektup beklemiyordum. Hattızatında senden her an, her zaman mektup bekliyorum da bu sefer çabuk yazacağına ihtimal veremiyordum.

Hayatım ben bu sefer oldukça hamaratım. Geleli sana ikinci mektubumu yazıyorum. Ayrıca eve, H.........'ye ve arkadaşın birine de yazdım. Ve ben de şaşmaya başladım kendi kendime, bu kadar mektup yazdığım için...

Biz nöbet devresine girdik. Ayın on beşine kadar iki tane nöbetim var. Hayatım, mektubunda buraya gelmekten bahsediyorsun, inan buna çok sevinirim. Mardin'e gelmenizde ne sakınca olabilir ki? Hiçbir sakıncası yok, benim için...

Yüzüne karşı söyleyemediğim birtakım şeyler var, onları şimdi söyleyeyim. Hayatım, biz ikimiz birbirimiz için yaratılmışız değil mi? Onun için ben senin Mardin'de günlerinin geçmesini hiç ama hiç istemem. Çünkü tabiatın en fazla nankörlük ettiği bir yer burası. Kaldı ki böyle bir yerde sen benim yüzümden, bir müddet yaşamaya mecbur kalacaksın. İşte bu düşünce benim canımı sıkıyor. Halbuki seninle daha iyi bir yerde, daha güzel bir şekilde beraber olursak mutluluğumuzun daha fazla olacağına inanıyorum.

İşte bu nedenle senin bir kere Mardin'i görmeni çok arzu ediyorum. Yalnız bu gelişini ileri bir tarihe ertelersen iyi olacak. Çünkü önümüzdeki cumartesi ayın onu. Ve ben o gün 24 saat tugayda nöbetçiyim. Ve ondan sonra da 23 Nisan'da, ben oraya senin yanına geleceğim. Tamam mı hayatım. Buraya gelişinizde orduevinde kalışınız söz konusu olamaz hayatım, ancak otelde kalabilirsiniz. Tamam mı, anlaştık mı?

İşte hayatım, günler böyle geçiyor, geçip gidiyor. Ben ise beraber, baş başa olacağımız günlerin hayali içinde burada vatan görevimi tamamlamaya çalışıyorum.

Ve en büyük arzum, isteğim, temennim seninle beraber olmak. Bir an önce beraber olmak. Senden ayrı olmak beni çeşitli problemlerle baş başa bırakıyor. Ve en azından devamlı düşünceli, mahsun, durgun bir insana dönüştürüyor. İşte bunlara sebep hep sensin diyorum.

Kalemim bitti, özür, başkasıyla devam...

Aklıma yine aynı şarkı geliyor bak:

"Seni çılgın gibi sevdim, uğruna ömrümü verdim; şimdi artık sen benimsin, senden asla ayrılamam. Ayrılamam, ayrılamam, ölsem bile , ölsem bile ayrılamam."

Ve evet hayatım, seni çılgın gibi seviyorum. Sen benim aşkımsın, hayatımsın, bir tanemsin ve her şeyden önemlisi sevdiğimsin. Evet sevdiğim, aşkımsın. Unuturum bazen benim ben olduğumu. Bazen her şeyi unuturum. Ama unutmadığım bir tek şey var. O da sensin hayatım. Sen, çünkü benimlesin, yanımdasın. Yürüyorum karşımdasın, oturuyorum yanımdasın. Uyuyorum rüyamdasın, çalışıyorum benimlesin. Ve hep benimlesin hayatım...

Ve bir tanem, satırlarıma burada istemeyerek son verirken evdekilere selam...

Ve mektubunu geciktirme olur mu?


A.........


NOT: Para konusunu yazmışsın, hiç önemi yok param vardı, bugün de maaşları aldık hayatım. Sen böyle şeylere üzülme sakın...