Evlilikte sorunlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Evlilikte sorunlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2010 Cumartesi

HİÇ


GÜNLÜK

23 Kasım 1979
Zonguldak

Yıllar insanları nasıl da değiştiriyor... Düşünüyorum da ben böyle miydim eskiden. Huysuz, sinirli biri oldum çıktım son zamanlarda. İyice içime kapandım. Yavrum için üzülüyorum en çok da...

Kızım değişti; o mutlu, neşeli kızım gitti; yerine sinirli bir küçük yavru geldi.Onu mutsuz görmek beni kahrediyor. Kızım için her şeyi yaparım. Biliyor, hissediyor dargınlığı.

Artık okulu da sevmiyor. Gerçi öğretmeninin değişmesinin de rolü oldu bunda, biliyorum. Bırakmak istemiyor bizleri. Dün babasını bırakmak istememiş, epeyce ağlamış arkasından. Bugün de aynı şeyi bana yapınca akşama kadar okulda bekledim onu. Öğleden sonra dersim yoktu iyi ki.

Yeni öğretmen kendisine alışsınlar diye dans ettirmiş minikleri, bizimki düşmesin mi? Ben müdüre hanımın odasında otururken getirdi öğretmeni, gözünün kenarı mosmor olmuştu. Canım yavrum, ne çok üzüldüğümü bir bilsen...Öğretmenleri de çok üzüldü. Hemen ekmek içi çiğneyip koydum moraran yere...
Öğretmeni öyle çok üzüldü ki onu teselli etmek zorunda kaldım. Kızım, öğretmeninin verdiği cincini(ciklet) de kabul etmeyince kadıncağızın morali iyice bozuldu. Ben öğretmeni rahatlatmaya çalıştım, belki biraz daha dikkatli olabilirdi o; ama asıl suçlu biziz, onu en çok biz üzdük. Yani kızımızın annesi, babası suçlu...

Bu arada yavrum parmağını da emmeğe başladı. Sanırım bu da sıkıntısının dışa yansıması...

Ben de gerek ruhen gerekse bedenen hastayım, çok hastayım. Çaresizim...Üşütmüşüm, müthiş öksürüyorum, boğazım parçalanıyor sanki. Yoruldum, üşüttüm her neyse, bu pek önemli değil. Beni asıl rahatsız eden ruhsal sorunlarımız. En çok da bunların yavrumun üzerindeki olumsuz etkileri...


Bir yığın yazılı kağıdım var okumam gereken. Bu kafayla okumak istemiyorum. İşim de hiç bitmiyor...

Acaba yarın misafirler gelir mi ki? Sıra bizde... Gelirlerse temizlik yapmam gerekiyor, bir şeyler hazırlamalıyım. Ne yapsam? Hiç halim yok oysaki...

A...... , konuşmaktan, tartışmaktan ısrarla kaçıyor, çekiniyor. Üç kez denedim konuşmayı, ama başarısız oldum her seferinde. "Ne yapmak istiyorsun?" diyorum; " Hiç!" diyor.

Şu anda geldi A...... , yazmayı bırakıyorum...

24 Aralık 2010 Cuma

ACABA ŞU ANDA NE DÜŞÜNÜYOR?


GÜNLÜK

17 Kasım 1979
Zonguldak

Gece yarısını çoktan geçti. Hiç uykum yok. Bir iki kez yattım, uyumaya çalıştım, ama olanaksız, başaramadım.
İçimde bir şeyler var, anlayamıyorum. Fakat bir tehlike seziyorum, çıkaramıyorum. Yalnız bildiğim bir şey varsa yuvamız tehlikede. Neden?

Bu soruyu birçok kez sordum kendi kendime, hiçbir yanıt alamadım...

Yavrum şu anda mışıl mışıl uyuyor. Dışardan köpek havlamaları geliyor. A.... de içerde yatıyor. Bense durmadan düşünüyorum.

Gece lambasının loş ışığında yazıyorum bu satırları...

Bugün oldukça yoğun bir gün geçirdim. İşlerle dopdolu bir gün... Çamaşır yıkadım, temizlik yaptım, kızımı yıkadım, ben de banyo yaptım. Yıkandıktan sonra sıkıntılarımdan kurtulmuş gibi hissettim, ama yanıldığımı biraz zaman geçince anladım.

Bu akşam misafirliğe gidilecekti, yine canım istemedi. Kendimi her şeyden soyutladım sanki... Oysa her hafta birimizde toplandığımız bu gezmeleri seviyordum. Çocuklar birlikte oynuyorlardı en güzel yanı da...

Öyle kırıldım ki ona...

Yorgunum, kalem de aksilik çıkarıyor. Belli ki mutsuzluktan söz eden yazıya alet olmak istemiyor. Mutsuz olmayı kim ister ki? İnsanlar hep mutlu olmayı isteseler de heyhat! İşler her zaman iyi gitmiyor işte...

Acaba A..... şu anda ne düşünüyor? Uyuyor mu ki? Uyumuyorsa sanırım çok bozulmuştur. Ama elimde değildi başka türlü davranmak, kaç gündür ben de kendi kendime üzülüp duruyorum zaten... Barışıp barışmayacağımı bilemiyorum. Henüz tam bir değerlendirme yapamadım. Duygularımı tahlil etmeye çalışıyorum. Fakat şuna kesinlikle kararlıyım. Onunla barışacak olsam bu kesinlikle yatakta olmayacak. Konuşmak, tartışmak gerekir sorunları. Evlilik sadece karı koca olmak değildir. Hayat arkadaşlığıdır da aynı zamanda. Yaşamın her alanında, iyi-kötü günlerde, acıları sevinçleri paylaşmak, sorunları birlikte çözmek demektir. Ben böyle olsun istiyorum.

Sonra birisini alabildiğine kullanmak hiç değildir. Sabahtan akşama kadar koşturmak için mi evlendim ben? Okulda koştur, eve gelir gelmez başla, geç saatlerde yatana kadar koştur! Kadınlar da insan... En basit işleri bile benden bekliyor. Örneğin: Pazara mı gidecek, torbaları benden istiyor. İkimiz de dışarda çalışıyoruz. Eve gelince o gazetesini alsın okusun, ben yemeği hazırlayayım, ortalığı toplayayım, çocukla ilgileneyim, bir dakika bile dinlenmeyeyim... Ohh, ne tatlı hayat! Buna karşın en ufak bir isteğim reddedilsin...

Köle miyim ben? O daha güçlü kuvvetli. Bir işin ucundan da o tutsa ne olur?
Neyse... Sırası değil şimdi. Uyumaya çalışmalıyım...

23 Aralık 2010 Perşembe

KÖMÜR BAYRAMI

Evime, yuvama bakıyorum, düşünüyorum...

Dilimde olmasa da aklımda hep o şarkı dolanıyor bugünlerde:
"Neyleyim köşkü, neyleyim sarayı..."

N'oldu bana, neden bu kadar huzursuzum, sıkıldım mı, yoruldum mu?

Biraz kitap okuyup uyumaya çalışayım en iyisi... Çünkü saat bire geliyor. Gece kızım uyanıyor, uykum bölünüyor. Ama şu anda hiç uykum yok. Oysa akşam erkenden vardı; neredeyse gözlerim kapanıyordu. Hastayım da üstelik... Düşünüyorum, hep düşünüyorum.

Bu sıra sigarayı da çok içmeye başladım. Hiç hoşuma gitmiyor, yine de içiyorum. Azaltmalıyım...

8 Kasım'da Kömür Bayramı kutlandı Zonguldak'ta. Uzun Mehmet Kömür Bayramı...

Uzun Mehmet 8 Kasım 1929'da kömürü bulmuş. Bunun öyküsü de şöyleymiş:

Uzun Mehmet yedi yıl Bahriyede askerlik yapmış. O zamanlar kömür dışardan alınıyormuş ve çok pahalıymış. Bu nedenle komutanları askerlere kömür örneklerini göstermiş ve memleketlerine gidince kömür aramalarını söylemiş. Askerliği biten Uzun Mehmet Ereğli'ye bağlı Neyren köyüne dönmüş. 8 Kasım 1829'da köyünde dolaşırken komutanının askerdeyken gösterdiği taşlara benzer taşları görmüş, toplamış ve yakınlardaki değirmenin ocağına götürüp atmış kimseye belli etmeden. Taşların yandığını görünce bunların kömür olduğunu anlamış. Kış koşullarında götürememiş, ancak bahar olunca taşlardan bir kısmını yanına alarak İstanbul'a gitmiş. Padişah II.Mahmut kendisine 5000 kuruş vermiş, ömür boyu 600 kuruş da maaş bağlamış. Ardından birkaç kişiyi Ereğli'ye göndermiş, bu işi araştırmaları için.

Bunu öğrenen Ereğli Beyi Hacı İsmail Ağa, kendisine haber vermeden padişaha haber verdiği için öfkelenmiş, kaldığı handa Uzun Mehmet'i boğdurarak öldürtmüş.

Kömürün yeri bulunamamış, on yıl sonra 1838'de Padişah Abdülmecit bu kez kömür aramaları için adamlarını Ereğli'ye göndermiş. Kömür bulunmuş, 1848 yılında da işletilmeye başlanmış. 1940 Yılına kadar yabancılar tarafından işletilmiş kömür ocakları. 1932 Yılında kurulan Halk Evleri'nin önderliğinde o yıl ilk kez 8 Kasım Kömür bayramı olarak kutlanmış. 1936'Yılındaki kutlamaya Başbakan İsmet İnönü ve Celal Bayar da katılmış.
Sonradan kömüre "Karaelmas" adı verilmiş. Uzun Mehmet anısına Uzun Mehmet Anıtı yapılmış.


İşte 8 Kasım'da yapılan bayramın öyküsü böyleymiş. Bir yerlerde okumuştum, bunu...

Nereden aklıma geldi şimdi, sırası mı?

Öff insanların içini kömürleştirdikten sonra bayram yapmak ne ilginç değil mi?

21 Aralık 2010 Salı

SEN AĞLAMA

GÜNLÜK

Kasım 1979
Zonguldak

Saat 24.00'e geliyor ve ben defterimle baş başayım. Yazıyorum...

Yalnızım, hem de çok yalnız. Üzgünüm... Ailemi düşünüyorum, çok özlüyorum onları. Merak ediyorum, yine üzülüyorum... Yaşam güzelliğini yitiriyor.

Neyse ki yavrum var. Onsuz ne yapardım ben? Yaşamamın gayesi o... Mutlu olması için her şeyi yaparım.

Kimbilir birgün bu yazdıklarımı anlamsız bulurum, fakat yazmadan da duramıyorum. Bir anlamda boşalıyorum. Anlatma, konuşma ihtiyacımı gideriyorum.
İnsanın bir dostunun olmayışı ne kötü! Kendinle konuşuyormuş gibi her derdini, her şeyini rahatça anlatabileceğin bir dost... Ah! ne iyi gelirdi böyle biri olsaydı. Ama yok işte... Bu ortamda zor, çok zor böyle birini bulmak. İnsanlar gün geçtikçe birbirlerine olan güvenlerini yitiriyor.

Dün sabah okula giderken yine arkamdan ağladı kızım. Bu beni çok üzüyor. Bir süre kendime gelemiyorum, ama başka çare de yok.

Genelde ben gitmiyorum, ama bugün okul çıkışı pazara uğradım. Her şey ateşpahası... İki çanta 500 liraya doldu. Oysa öyle pek fazla bir şey almadım. 25-30 Liradan başlıyor fiyatlar. Kızıma bir kilo muz aldım, 120 lira...
Yavrum büyük bir iştahla muzları yiyince yorgunluğum azaldı. Sonra hep birlikte yemek yedik.
A..... derneğe gitti. Bu dernek çalışmaları canımı çok sıkıyor. Geçenlerde uyarı eylemi yaptılar, başkan olunca sorumluluğu artıyor tamam, kabul de benim burada başka kimsem yok ki...

Evi temizledim. Kızıma Anaokulu için vesikalık fotoğraf çektirmiştik, ama yanmıştı ; yeniden çektirmemiz gerekiyordu. Birlikte gidip kızımın ilk vesikalık fotoğrafını çektirdik. Daha sonra bakkala gittik; ekmek, gazete,balon aldık. Posta kutusundan geç kalan bayram tebriklerini aldık. Kartpostallar bayram yoğunluğunda hep gecikiyor böyle... Merdivenlerden çıkarken A..... de geldi.

Sanırım o da çok üzülüyor. Ancak çaba da harcamıyor. Gerçi benim de düzeleceğim yok, en azından bu sıralar. Mutsuzum, çaresizim. Ne yapacağımı da bilemiyorum. Rüzgara kapılmış yaprak gibiyim. En iyisi zamana bırakmak...

Şu denizdeki kazada ölenlere de çok üzüldüm. Haydarbaşa önlerinde Romen tankerle Yunan şilebi çarpışmış, pek çok denizci yanarak ölmüş. Artık acı haber duymak istemiyorum sevgili günlük...

Şimdilik bu kadar. Sonra devam ederim, uyuyacağım...

20 Aralık 2010 Pazartesi

ANAOKULUNA BAŞLADIK


GÜNLÜK

ZONGULDAK-1979

Neden bilmem hiç bu denli kırgınlık olmamıştı aramızda. En kötü tarafı da hiç tartışmıyoruz aramızda. Oysa tartışabilsek gerçekleri daha iyi farkedebiliriz gibi geliyor bana. Ama A..... hiç yanaşmıyor buna.

Barışırken bile doğru dürüst değerlendirme yapmıyor, konuşmadan barışma yoluna gidiyor. Bu yüzden de içimin ezikliği bir süre daha devam ediyor. Hiç olmazsa barışırken bir iki gönül alıcı söz söylemesi gerekmez mi?

Ailesinden gelen bir bencilliği mi var, üzerinden atmaya çalışsa da başaramadığı? Ailede bencillik olur mu? Böyle bir aile tam anlamıyla huzur bulur mu? En azından bir taraf sürekli fedakarlık yapmak zorunda kalır ve ezilir. Bir zaman sonra tepki kaçınılmaz olur.

Bilmem nereye varacak sonumuz...

Kızımı bir haftadır Anaokuluna götürüyorum. Oldukça memnun görünüyor. Yalnız yarım gün olduğu için, sabahları karşı komşumuz bakıyor kızıma. Nasıl öderiz haklarını bilmem ki? Şurada iki adımlık yerde babannesi oturuyor. Bir gün olsun "Çocuğu ne yapıyorsunuz?" diye sormazken, iki yıllık komşumuz, kendi torunuymuş gibi sevgiyle bakıyor.

Bütün bunları gören, bilen A..... de hala beni annesigile götürmeye çalışıyor! Bir gün de onlara "Siz haksızsınız?" dese ya! İşleri düşünce tek tek iş yerine, yanına gidiyorlar. Hangisi onun bir sorunuyla ilgileniyor? Bir gün olsun "Bu da bizim torunumuz" diyorlar mı? Analık babalık bu mu? Öyle tuhaf bir dünya ki...

Acaba diyorum, Zonguldak'a hiç gelmese miydik? O zaman daha mı mutlu olurduk? Bilinmez ki... Ama yine de ailesi olumsuz yönde çok etkiledi bizi. Çoğu onlar yüzünden kırıldık birbirimize...

18 Aralık 2010 Cumartesi

KARA KARA KAPKARA


GÜNLÜK

Kasım,1979-ZONGULDAK

Üzgünüm, çok üzgünüm! Yuvamızda huzur kalmadı. Düzeleceğine her geçen gün kötüye gidiyor...

Çok berbat bir Kurban Bayramı geçirdim. Yavrum da hissediyor. Ne kadar çabalasam da, o anlıyor...

A..... çok anlayışsız bu sıralar. Kırdı beni... İçim nedense bir türlü düzelmiyor.
On günden beri eve ilk kez bugün erken geldi. Meğer Y.......lar davet etmiş, onlara gidilecekmiş.

Bugün aynı zamanda hastaydım da, "Gitmek istemiyorum!" diyince çıktı gitti... Bu saat oldu hala yok! Nereye kadar gidecek bu durum bilemiyorum. Düzelmesi için ben de çaba göstermiyorum, ama elimde değil, içimden gelmiyor...

Yavrum biraz önce uyudu. Bebeği Ayşecikle birlikte, öyle güzel uyuyor ki... Melek gibi. Canım yavrum, seni çok seviyorum.

A.......'i sevip sevmediğimi bilemiyorum şu anda... Duygularımı sık sık tahlil etmeye çalıştığım halde, başaramıyorum. Bilemiyorum henüz. Yalnız kızıyorum çok...

Bayramda kayınvalidemlere gitmediğim için çok bozuldu. Gitmedim, gidemedim ailesinin bayramını kutlamaya. Pişman değilim. Haklı olduğuma inanıyorum. Çünkü kayınvalidem, "Bir daha siz bize, biz de size gelmeyelim!" demişti kızgınlıkla.

Buna rağmen ben gittim. Abisinin kızı Ankara'da ameliyat olmuştu. A..... götürmüştü, doktor arkadaşıydı. Neyse dönüşte geçmiş olsuna gittim. Doğrusu da buydu, ameliyat olmuştu çocuk. Böyle durumlarda dargınlık olmaz, dedim ve gittim. Oldukça soğuk karşılandım.
On- on beş gün sonra Şeker Bayramı'ydı. Yine gittim. "Bayramınız Kutlu Olsun" diyerek tek tek hepsiyle tokalaştım; hiç sesleri çıkmadı. İçlerinden biri olsun "senin de" demedi. Üstelik o bayramda, o evden hiçbiri, ne büyük ne de küçük- kapımızı çalmadı. Daha sonra da gelmediler hiç.

Sadece ortancı kardeşi geldi geçen gün, ben bunu olumlu bir adım olarak değerlendirince, A...... : "İşi vardır onun için geliyor; yakında nişanlanacak!" dedi. Daha sonra bu sözü doğrulandı gelişen olaylarla. Sanırım yakında nişan olacak.

Evet, tüm bunlardan sonra kalkıp gitmem bilmem ne denli doğru olurdu. Ya da gitmeyişim çok mu garip karşılanırdı?
Abisi, işi düşünce geldiği halde bir kez de bayramımızı kutlamaya gelemez miydi? Küçük kardeşi, askere giderken bir "Allahaısmarladık" diyemez miydi? Annesi, birkaç kez apartman komşularıma geldiğinde kapıdan "Nasılsınız?" diye soramaz mıydı? Torununu hiç mi özlemez insan?

Hayır, tüm bu sorunların sorumlusu yine de onlar değil. A....., evet evet O... İsteseydi çok daha iyi olurdu. Ona karşı hep özverili oldum. Belki de hatam buydu. Hep anlayışlı ve fedakar... O, bunlara öylesine alıştı ki en doğal hakkı sandı. Sonra bir kez istediği olmayınca şaşırdı.

Bence sevgi, saygı, fedakarlık karşılıklıdır. Bir dereceye kadar tek taraflı yürür, fakat sonunda dayanılmaz olur.

Böyle olmasaydı keşke...