gelin-kaynana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gelin-kaynana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2010 Pazar

AH ŞU KADINLAR




GÜNLÜK

25 Kasım 1979
Zonguldak/Pazar

Yine akşam oluyor... Bütün gün sis hiç dağılmadı, akşam karanlığı da çökünce dışarıyı görmek olanaksız artık. Oturduğum yerden dışarıya bakıyorum, tek manzara yoğun bir sis... Sadece karşıda yanıp sönen fenerin zayıf ışığı fark edilebiliyor. Ben artık daha iyiyim sevgili günlüğüm.

Dün akşam misafirlerimiz vardı. Gerçi sekiz kişi beklerken iki kişi geldi biliyor musun? Gelemediler ya da gelmediler. Haksız da sayılmazlar doğrusu. Son iki hafta biz de onlara gidememiştik. Daha doğrusu gezmeye gidecek gücü bulamamıştım kendimde. Neyse kalabalık gelirler diye epeyce hazırlanmıştım. Sabahtan akşama kadar koşturdum durdum evin içinde...

Bir de yufka diye açtığım paketten kadayıf çıkmasın mı? Oldukça şaşırdım, ilk anda bocaladım, ancak bu uzun sürmedi. Çünkü zamanım sınırlıydı, hemen bir başka börek yaparak fırına attım. Ve bütün bu koşuşturmanın sonunda sadece E..... lar geldi. İyi mi? Normal zamanda bozulurdum, ama iyi ki öyle oldu diyorum şimdi...

Dün öğleden sonra A..... kızımızı çocuk bahçesine götürdü, ben de temizlik yaptım. Geldiklerinde yavrum yorulmuştu, hemen uyudu. Biz de A.....'le biraz konuştuk. Çok ayrıntılı bir konuşma olmasa da konuşmak sanırım iyi geldi ikimize de... Daha sonra Zonguldak'a yeni otobüsler gelmiş, caddede gösteri yapıyorlardı. Onlara bakmak için çağırdı beni, birlikte baktık. Misafirler için yaptığım kısırdan koydum, yedik. Alınacaklar vardı, çarşıya gitti sonra. Kızım ancak babası gelince uyandı. O uyurken ben çamaşırları yıkadım, yorulmuşum iyice...

Kızım arkadaşları geleceği için çok sevinmişti. Umut gelecek, Sena gelecek,Seval gelecek dedi durdu, ama akşam onlar gelemeyince aynı ölçüde üzüldü. Sonra da erkenden uyudu tatlım benim...

İyi ki herkes gelmemiş, kalabalıkta doğru dürüst sohbet ortamı oluşmuyor, daha doğruşu dertleşme fırsatı olmuyor. Bugün o olanağı yakaladık. Ah! günlüğüm ne çok kafanı şişirdim dertlerimle... Meğer benimki hiçmiş, herkes ne dertliymiş bir bilsen...
Ahh, A......'im bunları daha önce bana da söyleseydin ya! Söyleyememiş işte... Arada kalmış anlaşılan.

Herkes içini döktü dün akşam, bir duysaydın... Konu döndü dolaştı kayınvalide, gelin,elti üçkeninde düğümlendi hep. Bu arada torunların ve oğulların durumu da iyice irdelendi. Çok kişinin kulaklarını çınlattık, bu bana iyi geldi inanır mısın? Konuşmayınca insan, sıkıntıları içinde büyütüyor, her şey gözüne batıyor. İyilere değil de hep olumsuzluklara odaklanıyor. Karşılıklı konuşmak şart; anlamak, anlaşmak için...

Onlar bu konuda daha şanssızlar doğrusu. Çünkü iç içe yaşıyorlar neredeyse. Kayınvalidesi ve eltisiyle aynı apartmandalar, daireleri ayrı olsa da ister istemez ilişkileri çok sıkı... Hem babalarının evinde oturuyorlar, hem de aynı işi yapıyorlar birlikte. Sorunların yaşanması kaçınılmaz yani...

A.... de ilk kez, başkalarının yanında ailesinden yakındı.

Zonguldak'ta kalmak istemediğinden, ailesinin tutumu nedeniyle psikolojisinin bozulduğundan söz etti. Moralinin çok bozuk olduğunu, farkında olmadan sık sık tekrarlayıp durdu.
Ayrıca, bayramda ailesini ziyarete gittiğinde çok soğuk, yabancı gibi karşılağından yakındı. Hatta abisinin karısının kardeşi ve onun eşinin, kendisinden, çok büyük bir sevgi ve yakınlıkla karşılanmış olmasının da moralini bozduğunu söyledi. Annesinin onların çocuklarını havaya atıp tutarak sevmesini, buna karşın bir gün olsun "Oğlum, çocuğu ne yapıyorsunuz, bakıcı bulabildiniz mi, kim bakıyor?" diye sormadığını anlattı uzun uzun. Bu durumun onu çok üzdüğünü anlattı. Evde ailesiyle birlikte abi ve yengesinin de yaşamasının sıkıntı yarattığını ekledi.

Ve tüm bunların, kendi başına bulduğu bir kızla evlenmiş olmasını kabullenememelerinden kaynaklandığını söyledi. O anlatırken üzgündü, ailesinden böyle bahsetmek zorunda kaldığı için sıkıntılıydı, ama bunları duymak beni rahatlattı doğrusu. Çünkü insan ister istemez kendini suçluyor, ne yaptım da böyle oldu diye... En azından ben masumum! Haa bir de yengesinin onunla evlendirmek istedikleri varmış kendi kafasında, ben onun hesaplarını bozmuşum. Ayrıca çalışan kadının sorunlarını anlamaları da çok kolay değil onlar için. Dışarda hiç çalışmamışlar ki...

Bak şimdi aklıma geldi. İlk zamanlar okula gideceğim anlarda : "Ne güzel, sen şimdi Fener'e gezmeye gideceksin!" diyordu eltim. Okula gitmemi "gezme" olarak algılıyordu o...Ya işte böyle günlüğüm.

Benim çalışmam, ayrı evde oturmamız, çocuğumu kitapla büyütüyor olmam(Annenin Kitabı ve El ele dergisine çok şey borçluyum bu arada.), hiç okula gitmemiş olan elticiğimin canını sıkıyormuş anlaşılan. Suçum büyük!

Neyse keşke bunları daha önce konuşabilseydik. Boş yere onca üzülmezdik. O, anlatırken ben de onu ne kadar çok sevdiğimi düşünüyordum.

Bugün pazar. Bütün gün kızımızla oynadık, şarkı söyledik, masal anlattık, televizyon seyrettik. Mutluyuz, eskisi gibi değil, eskisinden de iyiyiz. Yavrumuz şu anda mışıl mışıl uyuyor. Uyu yavrum, uyu da büyü... Seni çok seviyoruz.

A..... kızımızı uyuturken uyuyakaldı. Bense akşamın loş ışıklarında sana geldim sevgili günlüğüm. Sevindin mi?

23 Aralık 2010 Perşembe

KÖMÜR BAYRAMI

Evime, yuvama bakıyorum, düşünüyorum...

Dilimde olmasa da aklımda hep o şarkı dolanıyor bugünlerde:
"Neyleyim köşkü, neyleyim sarayı..."

N'oldu bana, neden bu kadar huzursuzum, sıkıldım mı, yoruldum mu?

Biraz kitap okuyup uyumaya çalışayım en iyisi... Çünkü saat bire geliyor. Gece kızım uyanıyor, uykum bölünüyor. Ama şu anda hiç uykum yok. Oysa akşam erkenden vardı; neredeyse gözlerim kapanıyordu. Hastayım da üstelik... Düşünüyorum, hep düşünüyorum.

Bu sıra sigarayı da çok içmeye başladım. Hiç hoşuma gitmiyor, yine de içiyorum. Azaltmalıyım...

8 Kasım'da Kömür Bayramı kutlandı Zonguldak'ta. Uzun Mehmet Kömür Bayramı...

Uzun Mehmet 8 Kasım 1929'da kömürü bulmuş. Bunun öyküsü de şöyleymiş:

Uzun Mehmet yedi yıl Bahriyede askerlik yapmış. O zamanlar kömür dışardan alınıyormuş ve çok pahalıymış. Bu nedenle komutanları askerlere kömür örneklerini göstermiş ve memleketlerine gidince kömür aramalarını söylemiş. Askerliği biten Uzun Mehmet Ereğli'ye bağlı Neyren köyüne dönmüş. 8 Kasım 1829'da köyünde dolaşırken komutanının askerdeyken gösterdiği taşlara benzer taşları görmüş, toplamış ve yakınlardaki değirmenin ocağına götürüp atmış kimseye belli etmeden. Taşların yandığını görünce bunların kömür olduğunu anlamış. Kış koşullarında götürememiş, ancak bahar olunca taşlardan bir kısmını yanına alarak İstanbul'a gitmiş. Padişah II.Mahmut kendisine 5000 kuruş vermiş, ömür boyu 600 kuruş da maaş bağlamış. Ardından birkaç kişiyi Ereğli'ye göndermiş, bu işi araştırmaları için.

Bunu öğrenen Ereğli Beyi Hacı İsmail Ağa, kendisine haber vermeden padişaha haber verdiği için öfkelenmiş, kaldığı handa Uzun Mehmet'i boğdurarak öldürtmüş.

Kömürün yeri bulunamamış, on yıl sonra 1838'de Padişah Abdülmecit bu kez kömür aramaları için adamlarını Ereğli'ye göndermiş. Kömür bulunmuş, 1848 yılında da işletilmeye başlanmış. 1940 Yılına kadar yabancılar tarafından işletilmiş kömür ocakları. 1932 Yılında kurulan Halk Evleri'nin önderliğinde o yıl ilk kez 8 Kasım Kömür bayramı olarak kutlanmış. 1936'Yılındaki kutlamaya Başbakan İsmet İnönü ve Celal Bayar da katılmış.
Sonradan kömüre "Karaelmas" adı verilmiş. Uzun Mehmet anısına Uzun Mehmet Anıtı yapılmış.


İşte 8 Kasım'da yapılan bayramın öyküsü böyleymiş. Bir yerlerde okumuştum, bunu...

Nereden aklıma geldi şimdi, sırası mı?

Öff insanların içini kömürleştirdikten sonra bayram yapmak ne ilginç değil mi?

18 Aralık 2010 Cumartesi

KARA KARA KAPKARA


GÜNLÜK

Kasım,1979-ZONGULDAK

Üzgünüm, çok üzgünüm! Yuvamızda huzur kalmadı. Düzeleceğine her geçen gün kötüye gidiyor...

Çok berbat bir Kurban Bayramı geçirdim. Yavrum da hissediyor. Ne kadar çabalasam da, o anlıyor...

A..... çok anlayışsız bu sıralar. Kırdı beni... İçim nedense bir türlü düzelmiyor.
On günden beri eve ilk kez bugün erken geldi. Meğer Y.......lar davet etmiş, onlara gidilecekmiş.

Bugün aynı zamanda hastaydım da, "Gitmek istemiyorum!" diyince çıktı gitti... Bu saat oldu hala yok! Nereye kadar gidecek bu durum bilemiyorum. Düzelmesi için ben de çaba göstermiyorum, ama elimde değil, içimden gelmiyor...

Yavrum biraz önce uyudu. Bebeği Ayşecikle birlikte, öyle güzel uyuyor ki... Melek gibi. Canım yavrum, seni çok seviyorum.

A.......'i sevip sevmediğimi bilemiyorum şu anda... Duygularımı sık sık tahlil etmeye çalıştığım halde, başaramıyorum. Bilemiyorum henüz. Yalnız kızıyorum çok...

Bayramda kayınvalidemlere gitmediğim için çok bozuldu. Gitmedim, gidemedim ailesinin bayramını kutlamaya. Pişman değilim. Haklı olduğuma inanıyorum. Çünkü kayınvalidem, "Bir daha siz bize, biz de size gelmeyelim!" demişti kızgınlıkla.

Buna rağmen ben gittim. Abisinin kızı Ankara'da ameliyat olmuştu. A..... götürmüştü, doktor arkadaşıydı. Neyse dönüşte geçmiş olsuna gittim. Doğrusu da buydu, ameliyat olmuştu çocuk. Böyle durumlarda dargınlık olmaz, dedim ve gittim. Oldukça soğuk karşılandım.
On- on beş gün sonra Şeker Bayramı'ydı. Yine gittim. "Bayramınız Kutlu Olsun" diyerek tek tek hepsiyle tokalaştım; hiç sesleri çıkmadı. İçlerinden biri olsun "senin de" demedi. Üstelik o bayramda, o evden hiçbiri, ne büyük ne de küçük- kapımızı çalmadı. Daha sonra da gelmediler hiç.

Sadece ortancı kardeşi geldi geçen gün, ben bunu olumlu bir adım olarak değerlendirince, A...... : "İşi vardır onun için geliyor; yakında nişanlanacak!" dedi. Daha sonra bu sözü doğrulandı gelişen olaylarla. Sanırım yakında nişan olacak.

Evet, tüm bunlardan sonra kalkıp gitmem bilmem ne denli doğru olurdu. Ya da gitmeyişim çok mu garip karşılanırdı?
Abisi, işi düşünce geldiği halde bir kez de bayramımızı kutlamaya gelemez miydi? Küçük kardeşi, askere giderken bir "Allahaısmarladık" diyemez miydi? Annesi, birkaç kez apartman komşularıma geldiğinde kapıdan "Nasılsınız?" diye soramaz mıydı? Torununu hiç mi özlemez insan?

Hayır, tüm bu sorunların sorumlusu yine de onlar değil. A....., evet evet O... İsteseydi çok daha iyi olurdu. Ona karşı hep özverili oldum. Belki de hatam buydu. Hep anlayışlı ve fedakar... O, bunlara öylesine alıştı ki en doğal hakkı sandı. Sonra bir kez istediği olmayınca şaşırdı.

Bence sevgi, saygı, fedakarlık karşılıklıdır. Bir dereceye kadar tek taraflı yürür, fakat sonunda dayanılmaz olur.

Böyle olmasaydı keşke...