29 Ekim 2012 Pazartesi
21 Nisan 2012 Cumartesi
ZONGULDAK'TA 23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMI ERTELENDİ
Bugün çocuklar son provalarını yaptıktan sonra karar açıklandı iyi mi?
Çocuklar, ocak ayından beri , Fener sahasında çalışmalar yapıyordu. Cıvıl cıvıl çocuk sesleriyle uyanıyorduk. Öğretmenlerin sesi eve kadar geliyordu. "Biliyorum çocuklar çok yoruldunuz, biz de öyle; ama çok güzel olacak..." diyordu mikrofondaki öğretmen.
Kıyafetler alınmış, çalışmalar tamamlanmış, son prova yapılmış vee en güzel bayramları iptal edilmiş. Ne hakla?
Köprü yıkılalı 10 gün olmuş, şimdi mi aklınız başınıza geldi? Bayramı ertelemeye bahane olarak mı kullanıyorsunuz nedir? Her şey, herkes normal yaşamını sürdürürken sadece çocuklara yas tutturmanın mantığı ne? İşçiler pisi pisine öldüğü için Erzurum'a taziye ziyaretlerine giden İçişleri Bakanı vatandaşı davul çaldırıp oynatırken, kendisi de tempo tutup yerinde bir oyana bir buyana sallanıp eşlik ederken yas tutmak akıllarının ucundan geçmiyor ama...
Aslında niyet başka, hepten kaldıracaklar, ama şimdilik tepkileri göze alamıyorlar. Köprü bahane olarak kullanılıyor, en kolay yol seçiliyor.
Televizyonlarda yas yok, TRT de bile... Vur patlasın, çal oynasın devam ediyor. Van depreminde de aynısı yaşanmadı mı? 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımızın kutlanmasına izin vermediler, aynı günün akşamı düğüne gittiler.
Ne yaparlarsa yapsınlar, başaramayacaklar. Atatürk temelleri sağlam atmış, yıkılmıyor; yıkılmayacak. Üç yaşındaki Ela bile şiir okumaya başladı:
"Atatürk yoktu, düşman çoktu
Atatürk geldi, düşmanı kovdu,
Bugünü bize armağan etti..." diyor.
Bugün Türkiye'nin her köşesinde çocuklar Atatürk diyor. Gençler Atatürk'ün Hitabesini okuyor. Birinci görev olarak Türk Bağımsızlığını, Türkiye Cumhuriyetini sonsuza kadar koruma ve kollamayı benimsiyorlar. Gaflet ve dalalet içindekilerin çabalarını boşa çıkarmak için tetikte, uyanık bekliyorlar. Aydınlıkların karanlıkları boğacağı günleri sabırla bekliyorlar.
Atatürk "Geldikleri gibi giderler." demişti. Geldikleri gibi gittiler...
Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun. Coşkuyla kutlayacağımız günler de gelecek inanıyorum...
30 Mart 2012 Cuma
KADININ EN MAKBULÜ KOYUN GİBİDİR

*"Kadınların hayırlısı, erkeklerin yaramazlıklarına ve kötü huylarına sabredendir, bu sabır onların cennete girmesine sebeptir."
Kadınlara Dini Bilgiler
Müslim, İman, 34/132; İbn Mace, Fiten 19/4003
KADININ EN MAKBULÜ KOYUN GİBİDİR
Kadının sıfatları şunlardır:
1- Giyim kuşam hevesinden maymun.
2- Fakir düşmeye razı olmadığından köpek.
3- Kocasına ve diğer insanlara kibrinden yılan.
4- Gece gündüz koğuculuk yaptığından akrep.
5- Evden eşya sattığından fare.
6- Erkeklere hile kurduğundan tilki.
7- Kocasına itaat ettiğinden dolayı koyundur.
İmam Gazali, İhyayı Ulumuddin
*"Kocanın vücudu irin ile kaplı dahi olsa ve karısı onu yalayarak temizlese, yine de kocasının hakkını ödemiş olmaz.
İbni Hacer El Heytemi 2/121; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/239"
*"Kadınların dinleri ve akılları eksiktir."
Buhari
*"İçinizden biri yaşı ileri, ağzındaki dişleri dökülmüş, görünüş itibariyle de çok çirkin olabileceği gibi aksine karısı da genç ve güzel olabilir. Bu genç ve güzel kadın, çarşıya çıktıktan veya davet edildiği düğün ve ziyafetten evine döndükten sonra dışarıda gördüğü yakışıklı erkeklerle yaşlı ve dişleri dökülmüş kocasını kıyas ederek kocasının yüzüne dahi bakmak istemez. Belki kocasının kendisini öpmesini ve cinsel ilişkide bulunmasını dahi istemez. İşte genç kadının erkeklerin çokça bulunduğu çarşı, pazar, şenlik ve toplantı yeri gibi mekanlara gitmesinin kadın üzerinde yapacağı etki en azından budur."
İmam Şarani, Uhudül Kübra
*"Kadınları zarar vermeyecek miktarda aç, aşırı gitmeyecek kadar da kıyafetsiz bırakınız. Çünkü kadınlar iyice doyar, güzelce giyinirlerse onlar için dışarı çıkıp gezmekten daha sevimli bir şey yoktur. Fakat onlar biraz aç, biraz da çıplak kalırlarsa onlar için evde oturmaktan hayırlı bir şey yoktur."
İbnül Cevzi, Mevzuat, 2; Suyuti, Lealil Masnua 2/154; İbn Arrak, Tenzihüş Şeria 2
Dışarı çıkması kesin gereken kadın ise kocasından izin aldıktan sonra dışarı çıkacak ve şu kurallara kesin uyacaktır:
1- Sıkı sıkıya örtünüp kötü giysilere bürüne,
2- Hiç çıkmamış gibi davrana,
3- Başını öne eğip kimsenin yüzüne bakmaya,
4- Kalabalığa karışmaya,
5- Erkeklerin bulunduğu yerlere yanaşmaya,
6- Herkesin dolaştığı sokaklardan uzak dura,
7- İşini bir an önce bitirip evine döne,
İmam Gazali, İhyayı Ulumuddin 2
Türk kadınına ise1935 yılında seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Bu vesile ile bakın Atatürk nasıl seslenir:
"Bu karar, Türk kadınına sosyal ve siyasi hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak lazım gelecektir. Türk kadını, evdeki medeni mevkiini selahiyetle işgal etmiş, iş hayatının her safhasında muvaffakiyetler göstermiştir. Siyasi hayatla, Belediye seçimleriyle tecrübe kazanan Türk kadını bu sefer de milletvekili seçme ve seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Medeni memleketlerin birçoğunda, kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu selahiyet ve liyakatla kullancaktır."
Türk kadını, yüzyıllardır özlemini çektiği haklarına sahip olmada; en azimli, inançlı ve güçlü desteği Atatürk'ten almış ve çağdaş ülke kadınlarının önüne geçmiştir. Örneğin:
- İtalya'da kadınlar ancak 1948 yılında seçimlere girebilmişler.
- Japon kadınları ise seçim haklarını ancak 1950 yılında alabilmiştir.
- Medeni Kanun'ları aldığımız İsviçre'de ise, kadınlar haklarına 1971 yılında kavuşabilmişlerdir.
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız"
Nazım Hikmet Ran
Atatürk'ten:
*“Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başında bir bez, peştemal veya buna benzer birşeyler asararak yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın manası neye delalet eder? Medeni bir millet anası, bir millet kızı için bu garip şekiller, bu vahşi vaziyet nedir? Bu hal milleti çok gülünç gösterir ve derhal düzeltilmesi lazımdır”.
1925 yılında İnebolu gezisinde Atatürk, örtünen kadınlarla ilgili şunları söylüyor:
*“Onlar yüzlerini cihana göstersinler ve gözleri ile cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak hiçbir şey yoktur. Önemli olarak şunu ihtar edeyim ki, bu halin muhafazasında inat ve taassup, hepimizi en az kurbanlık koyun olmak istidadından kurtaramaz..”
*“Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer bir organı işlemezse o sosyal toplum felçlidir.”
Şubat 1923…
*“İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?”
1 Eylül 1925 İkdam Gazetesi
Bugün özgürce yaşıyorsak senin sayende Atatürk...Türkiye Cumhuriyetinin temeller sağlam atılmış, yıkmaya çalışanlar hüsrana uğrayacaklardır.
Türk kadını da ne senden vazgeçer Ata'm, ne senin eserinden...
EK:
"Medeni dünyanın neresinde daha 5 yaşında oyunlarından koparıp annesinin elinden alsalardı çocuğunu... Ya da dünyanın neresinde; çocuğunun 8 yıllık temel eğitimini 4 yıla indirselerdi... Cin tuzaklar kursalardı bebeğine...
Bir milyon anne meydandaydı...
Dünyanın neresinde olsaydı... Beşikler, çocuk arabaları çoktan bırakılmıştı TBMM’nin önüne...
Bebeklerine söyledikleri ninnileri söyleyeceklerdi meydanlarda...
Ve kimse durduramayacaktı anneleri...
Çünkü anne olmak öyle bir şey...
Ama anneye “4+4+4 nedir?” diye sor istersen...
Bihaber..."
Dün saydım:
Çocuk, öğrenci, eğitim, anne, okul, zart, zurt ile ilgili tam 1300 dernek ve vakıf var... Çocuk sevgisini malzeme yapmış yonta yonta gidiyorlar bir bakıma...
“Fon dağıtılacak” deselerdi, hepsini meydanda görecektiniz...
Utanmadan...
Ama bir ulusun tüm çocuklarının geleceği saptırılıyor, onlar da gözükmediler...
*
Ama anne, önce sen...
Sen neredeydin?..
Son birkaç günde neler oldu bir bilsen...
*
Çocuklar sorduğunda şöyle dersin artık:
“Leylek getirdi, imam götürdü...”
BEKİR COŞKUN YAZMIŞ CUMHURİYET GAZETESİNDE
30.3.2012
1 Aralık 2011 Perşembe
29 Ekim 2011 Cumartesi
23 Nisan 2011 Cumartesi
16 Aralık 2010 Perşembe
12 EYLÜL'E BİR KALA
GÜNLÜK10 Kasım 1979
Zonguldak
Atatürk'ü yitireli bugün 41 yıl olmuş...
Onun istediği "Çağdaş Uygarlık Düzeyi" ne yazık ki erişemedik. Üzülerek yazıyorum, bu gidiş sürerse ulaşacağımız da yok.
Anarşi, anarşi, anarşi...
Her gün canlara kıyılıyor. Analara kıyılıyor. Evlat acısı yürekleri dağlıyor.
Kardeş kardeşi vuruyor. Sevgisiz yürekler birbirini tüketiyor.

Atatürk " Yurtta barış dünyada barış" dememiş miydi?
Biz yurdumuzda, atalarımızın kanları, canları pahasına kazandıkları bu güzel vatanımızda birbirimize kıyıyoruz. Yaşamı cehenneme çeviriyoruz. Kim dur diyecek, nereye varacak bu yuvarlanış?
Şu anda televizyonda Sadullah Arısoy Atatürk'ü anlatıyor. O anlatmakla biter mi ? Az zamanda, o kadar büyük işler başarmış ki... Okudukça, öğrendikçe büyüyor, iyice büyüyor gözümde. On Kasımlarda Atatürk'ü anmak yetmez, bence anlamaya da çalışmalıyız.
Aramızdan ayrılalı 41 yıl geçmiş. Biz ne yaptık ? Onun yaptıklarını geliştirebildik mi ulus olarak ? Yeni bir şey ekledik mi yaptıklarına?
Atatürk içte ve dışta düşmanlarla savaşırken bile, toplumu eğitecek öğretmenlerle toplantı yapmıştır. Eğitimin önemini kavramak, kavratmaya çalışmak, onun büyüklüğünü anlamamıza yetmez mi ?
Eğitim birliği demiş. Ulus olmanın olmazsa olmazlarından. Laiklik demiş. Tüm inançlara eşit mesafede durun demiş. Yaşamsal değil mi bu bizim için?
Ya biz ne yaptık ? Kişisel çıkarlarımız için hepsini bir kenara koyduk. Ülke çocuklarını birbirine düşman olacak şekilde yetiştirmeye koyulduk. Binlerce İmam Hatip Okulu açtık. Gizli açık kuran kurslarına göz yumduk. Oy için, çıkarlarımız için evlatlarımızı birbirine kırdırıyoruz. Olacağı buydu...Neden şaşırıyoruz ki ?
Artık Atatürk'e sevgi göstermek yetmiyor, öz eleştiri yapabilmeliyiz. Ona layık olmak için çok çalışmalıyız. Onun çizdiği aydınlık yoldan ilerlemeliyiz. Yurtta ve dünyada barışa katkı sağlamalıyız. Gerçek Atatürkçü olmalıyız.
Gerçek Atatürkçüler; insan hak ve özgürlüklerine değer verir.Irkçılık ve faşizim gibi denenmiş, birçok ulusu felaketlere sürüklemiş ideolojileri benimsemez. Milliyetçidir, bu milliyetçilik ülkemizin sınırları içinde yaşayan Türk halkının; ırk,din ve mezhep farkı gözetilmeden, topyekün, yükselmesini amaçlayan bir milliyetçiliktir. Sosyal adaletten yanadır ve en önemlisi bağımsızlıktan yanadır.
Atatürk devrimlerini daima ileriye, aydınlığa, uygarlığa ve refaha taşımak için çalışan insanlardır Gerçek Atatürkçüler.
***
Dün gece kızımı yıkadım. O uyuduktan sonra biraz kitap okuyup yatarım diye düşündüm, ama başladığım kitabı bir türlü elimden bırakamadım. Çok geç yatınca sabah da geç uyandım. Oysa bugün 10 Kasım'dı ve ben "Atatürk'ü Anma" programına katılacaktım. Hemen aceleyle hazırlandım, tam çıkacakken kızım uyandı. Başladı arkamdan ağlamaya... Neyse son anda törene yetiştim.
Kızımı evde bırakıp gitmek her seferinde öyle güç geliyor ki bana...
5 Aralık 2010 Pazar
ANNEYİM BEN ARTIK
3 Haziran 1977
Elazığ
19 Mayıs 1977... Evet, 19 Mayıs diyince hemen herkesin aklına Atatürk'le Gençlik ve Spor Bayramımız gelir değil mi ? Oysa bundan böyle bizim aklımıza D.......'imiz de gelecek...
Bugün yavrumuz on altı, on yedi günlük... Öyle tatlı, öyle şeker ki burada anlatılması olanaksız... Ben bugüne değin böylesi bir mutluluk yaşamadım, hiç bu denli içim sevgiyle dolup taşmadı.
Annelik ne güzel bir şeymiş meğer. Anlamak için yaşamak gerekiyormuş.
Dünya bir yana o bir yana... Ondan güzel, ondan önemli ne olabilir ki...
Yakında çok yakında , on - on beş gün sonra Elazığ'dan ayrılacağız.
Yeni bir yaşantı bizi bekliyor...






